02 Kasım 2009 Pazartesi

Düşünce akışı

Bir pazar öğleden sonrası. Hava buzzz. Evdeyim. Tüm hafta sonu öyleydim. Bir saat kadar önce, tek özlemini çektiğim şey, dışarı çıkıp biraz içki eşliğinde muhabbet etmekti. Hoş insanların geldiği bir yerde-ki gözüm gönlüm açılsın- belki barın başına tüneyip, tanıdık/tanımadık birileriyle eğlenceli cümleler kurmaktı karşılıklı. Ama sonra, sohbet seçeneklerine baktım, ve de mekan seçeneklerine, hesap ettim, bu soğuk havada, bu istek için ne kadar uzağa gitmeyi göze alabilirim diye, fazla uzak geldi, bulunmayı isteyeceğim ortamlara sahip mekanlar! Kendime bir kadeh kırmızı şarap koydum (güzel bir kadeh ve bir de karaf almam gerektiği düştü aklıma) bir de peynir tabağı hazırladım. İki dilim ekmek kızarttım ve "hangi cafede, kızartma aparatından yeni çıkmış nar gibi ekmeği peynir tabağının yanına koyup getirirler ki" diye düşünerek oturdum ve yazmaya başladım. Aşkın 500 günü isimli- denilene göre sevimli- romantik komediye gitsem mi gitmesem mi diye düşündüm, bir aşk romanı okusam mı okumasam mı diye düşündüm. Ben bir roman yazabilir miyim diye düşündüm. Okumaktan çok zevk aldığım kitaplar gibi bir kitap yazabilir miyim diye düşündüm. Kendim için nasıl bir hayat istiyorum acaba diye düşündüm. Sürekli yaşadığım kaygılardan nasıl arınabilirim diye düşündüm. Nereye vardım ? Bilemiyorum. Umutlu, gülümseme dolu bir düzlük hayal ettim, oraya varmış olduğumu düşünürsem, oldurabilir miyim diye denemeler yaptım. Televizyonda duyduğum bir laf; "elime bir silgi aldım, bana yapılan tüm yanlışları sildim" aklıma takıldı. Böyle bir şeyi söylemek, tam da o yanlışların hepsinin her an hatırlanmakta olduğunu düşündürmez mi insana ? Yok, öyle değil de, bu insan gerçekten kuş gibi hafiflediyse de ben fesatlık ediyorsam ne olur diye düşündüm.
İkinci kadeh şarabı doldurmaya giderken, ilk romanımın bir pazar öğleden sonrasında , soğuk bir sonbahar günü, evinde oturan, güzel saçlı, güzel makyajlı bir kadın üzerine bir pasajla başlamalı diye düşündüm...

09 Ekim 2009 Cuma

Mutluluğun -basitçe- tarifi


Bu resimde görünmeyenler, boğaz havası, kalkıp oraya gidecek kadar sağlık, muhtemelen tatlı sohbet, tamamı benim için mutluluk tablosunu oluşturuyor. En sevdiğim ve özendiğim öğün kahvaltı, en sevdiğim yer boğaz, en vazgeçilmezlerim sağlık ve sohbet.
Resmi Sade Kahve'nin sitesinen aldım.

08 Ekim 2009 Perşembe

Gündelik hayata dair felsefi kararlar.


Herkese oluyor mu bilmiyorum, ama ben, günde en az dört defa, hayatın anlamına dair karar vermek zorunda kalıyorum. Sabah kaçta uyanayım diye düşünüyorum, ve bir önceki akşam saat kurmamışsam, canım istediğinde uyanıveriyorum. Gözümü açtığım anı takiben, eğer işe gitmeden önce bir saat civarında bir zamanım varsa, o zaman ilk hayati karar ile karşılaşıyorum. Yürüyüşe çıksam mı, yoksa evde sabah haberleri karşısında biraz spor mu yapsam, hiç birini yapmayıp, güzel bir kahvaltı mı etsem , yatakta kitap mı okusam diye düşünüp, neden etkilendiği belli olmayan bir karar vermiş oluyorum. Ofise girdiğim andan sonra, ikinci hayati karar zamanı geliyor, çay demleyip kahvaltımı etsem mi, yoksa kahve yapıp direk bilgisayarımın başına mı geçsem. O da geçti mi bir şekilde, öğle tatili saati geliyor. Burda da bir karar ile karşı karşıya kalıyorum, o da, nereye gitsem, ne yesem, alışveriş mi yapsam, yürüyüş mü yapsam, ne kadar çok seçenek var ama ben canımın ne istediğinden bir türlü emin olamıyorum. Öğle tatili de neticede bir saat, o da geçmiş olduğunda, -günler çabuk geçiyor, bkz bir önceki yazı- akşam çıkışta ne yapsam kararı ofisin dış kapısında beni bekliyor. Canım ne istiyor, seçeneklerim neler, ne kadar zamanım var, vs vs gibi soruları üst üste dizerek bir kule yapıyorum ve devirdiğimde hala sağlam kalan taşın üstünde sihirli kelime yazıyor oluyor. Böyle değil tabii hayat, çok sevsem de, kartondan minik kutucuklar yaparak üzerlerine seçenekleri yazacak kadar çok zamanım olmuyor malesef. Akşama da karar verip, eve gittikten sonra da kitap mı okusam, abuk subuk dizileri izleyip aptallaşsam mı, telefonla mı konuşsam, mesaj mı yazsam, dışarı çıkıp bir hava mı alsam diye diye uyuyup kalıyorum. Seçenekler sonsuz, ama bünye de doyumsuz. Bazen nankörlük ederek, seçenekler bu kadar çoğalmasaydı acaba daha mı iyiydi diyorum. Sonra da korkuyorum, göğün açık bir kapısından yanlış bir mesajım giriverecek de seçeneklerim azalacak diye. Tam olarak korkulacak olan şey- yani seçeneklerimin azalması- aynı zamanda da bu yazıya konu olan problemimi çözecek olan şey biliyorum. Bu durumun geneli biraz saçma olmakla beraber, düşündüklerim siber-uzayda kendine bir yer bulsun istedim.

06 Ekim 2009 Salı

Hafta sonunun gelmesi iyi bir şey midir, değil midir ?

Daha az önce ofisteki arkadaşlarıma -ofiste bunalmış olmamdan dolayı- diyordum ki, oh ne güzel bugün salı, 3 gün sonra hafta sonu!. Oh ne kadar yakınmış , salı'dan cumartesi'ye sevinmek enteresan bir durum, ama ben bunu bir kenara bırakıyorum. Şunu düşünüyorum, acaba böyle hafta içlerinin geçmesi , hafta sonlarının gelmesi, ayların geçmesi- sonra da yılların- iyi bir şey midir ? Evet, bu hafta içlerinin ve sonlarının her anından zevk alıyorsan, sanırım iyi bir şeydir. Amma velakin, ben salıdan cumartesi bahsi ettiğime göre, bundan hafta içlerinin çok keyfini çıkaramadığımı çıkarmak mümkün. Demek oluyor ki, zaman doldurmak, hayatın özüne ihanet etmektir, ve ben yine de, bu ihanete rağmen zaman geçiyor diye, farkında olmadan mutlu oluyorum.
Bundan çıkarılabilecek bir sonuç var mıdır bilemedim, ama sanırım ben manyağım :)

10 Eylül 2009 Perşembe

Ofiste yersiz istek

Salı öğlen saatinde 4 adet kitap siparişi vermiştim, sonra da bir güzel mail attım gönderecek olan firmaya. Bu kitaplar acil diye. Heh he. Tek aciliyet canımın o kitapları bir an önce okumak istiyor olmasıydı. Bu sabah itibariyle teslim edildiler yuppi'ler eşliğinde. Ve öğle tatilimde de, öykü kitabının birine adını veren bir öyküyü okudum. Hatta yemeğin yanında garnitür olarak yedim de diyebilirim, öyle beğendim. Şimdi de canım, perspetkifimi biraz yukarı kaldırdığımda anlamsızlaşan bu mail, telefpn, fax trafiği/ofis işlerini bırakıp okumak, sürekli okumak istiyor. Bu istekten sonra, sanılabilir ki, ofisten çıkar çıkmaz, müsait bir köşeye yerleşip okuyacağım. Ama yooook, malesef, yapılması gereken işler-sevimli ve sevimsizinden oluşan bir liste- akşam için önümde uzayıp gidiyor. Dolayısıyla, ancak gece uykumun kenarlarından kemirerek okuyabilirim, o da doya doya olur mu, günün yorgunluğu belirleyecek. Bu okuma isteği güçlü bir his olduğundan, paylaşmak istedim.
Oh, öykü bonbon gibiydi ...

04 Eylül 2009 Cuma

Hayata (ve diğer insanlara karşı) duruş...

Bahsetmek istediğim konunun ana öğesi küçük bir obje . Yani en babasının eni 1 cm yoktur. Parmakta kocaman duranları bile daha büyük değildir zannımca. Alyanstan bahsediyorum. Nedense ben alyansı son birkaç yıldır hep, insanlara karşı bir övünme aksesuarı olarak okumuşumdur. Hele de bu son günlerde, parmağında kocaman alyans taşıyan küçücük kızları gördükçe (erkekler ya alyans takmıyor, ya da en ince olanları tercih ediyor gözlemlediğim kadarıyla) sanki ağızlarını oynatmadan ve sesleri de duyulmadan etrafa şunu söylüyorlarmış gibi geliyor:"İşte, ben hayatta başarılı olmuş bir insanım, çünkü tüm temel sorulara cevap verdim, ve bu soruların cevabına göre, hayatımı da kurdum, şimdi her şey mükemmel." Gel gelelim, ağızlarından çıkan bu hayali manifesto çoğu zaman yüz ifadeleriyle teyitlenmiyor. Daha ziyade bıkkın, sıkkın, yorgun, bezgin (marifet mi üç aşağı beş yukarı aynı anlama gelen dört sıfatı arka arkaya dizmek yahu) bakıyor ve bulunulan ortam her neresiyse (vapur, metrobüs, deniz otobüsü, cafe, sinema) bir an önce gitmek ister gibi duruyorlar.
Bu gözlemler gözlenen kişiden ziyade, gözlemleyene dair kocaman ipuçları taşıyor olabilirler mi diye hiç aklımdan geçirmiyorum. Geçirmiyorum dedim ya.
Galiba ben normallik sınırlarının ucunu hafif hafif tırmalıyorum :)

21 Ağustos 2009 Cuma

Yardım edin...

Benim bir sorunum var, aslında sorularım var cevaplarını bulamadığım... Düşünüyorum düşünüyorum da, sorularıma nasıl cevap arayacağıma dair bir fikrim de yok. Soruları mantık sıralamasına dizdiğimde, şu şekilde oluyor;
* Ben kimim ? (Bu sorunun cevabına dair bazı fikirlerim var tabii, malum yaş otuzdan ufak değil )
* Ne istiyorum / nasıl ve ne ile mutlu olurum ? (Bugüne kadar hiç mutlu olmadığımdan değil, sadece hayatıma yön verecek kadar büyük kararlar aşamasında yapılan bir sorgulamayı bilimsel platforma taşıma isteğinden kaynaklı bir soru)
* Bu mutluluk kaynaklarına nasıl ulaşırım ? (Yukarıdaki sorunun cevap/cevaplarını bulduktan sonra bu ulaşma planını yapmanın nispeten daha kolay olacağını düşünüyorum)

Ya işte böyle, tabii ki bu konudaki araştırmalarım sonucunda bazı şeyler buldum, kişilik testi falan türünde, ya da eğilim/uygunluk testi, gel gör ki, bunlar daha çok meslek veya iş seçiminde kullanılabilecek testler. Ben ise, daha çok ne tür bir hayat yaşamak istiyorum konusunda cevaplar bulmama yarayacak veriler peşindeyim.

O yüzden post'un başlığı yardım edindir.
Tekrar ediyorum, yardım edin :)