Büyük bir sükunetle geçmeye çalışacaktın o kapıdan. Zamanlamayı iyi ayarlayıp, cam kırılır üstüme dökülür tedirginliğini yaşamadan geçmeyi başaracaktın. Bu sefer olacağını hissediyordun, içinde ufak bir endişe de olsa, susturup uyutup onu kendine güvenen gülümsemeni özenle yerleştirecektin ağzının kenarına. Hayat senin olacaktı bu hamleden sonra, hiçbir tehdit kalmayacaktı hayatının üzerinde. Kafanın içinde kocaman soru işaretlerinden oluşmuş balon patlayacaktı. Bütün soruların kendine yönelirdi zaten. "Neden ben böyle yaptım, neden izin verdim, neden hayır demedim, neden kabul ettim, neden razı oldum ?" Bu soru bulutu bir akbaba gibi dolanmaya başladığı zaman kulaklarının etrafında, fırtına kopmadan rahatlamazdı başın. İlla yağmur olup gözlerinden akacak bu elektrik yükü ki sen öyle nefes almaya devam edebilesin. Bir sonraki bulutun gelmesine kadar.
Adım adım yaklaştın, topuk sesi mermer zeminde yankılandıkça, kendine güven topuklarından zerkedilmişçesine yükseldi vücudunda. Kapıyla karşı karşıya kalıp ona kafa tutmaya hazırlandığında, camda yansıyan görüntün koştu yardımına. Siyah rugan önü açık uzun topuklu zarif ayakkabılar bronz bacakları taşıyor ve siyah döpiyesin şık görüntüsüne hoş bir fon oluşturuyordu. Çok güzeldi vücudun, yuvarlak hatlı, orantılı zarif ve tatlı bir balıktın sen. Senden yayılan ılıklığı hisseden herkese biraz deniz kızlarını biraz da buzlu rakıyı anımsatan. Sarı saçların doğal dalgalarıyla omuzlarına dökülüyordu, pembe dudaklarını, minik burnunu çevreliyordu.
Camda yansıyan görüntün bir an için güven verse de sana, hemen sonra gözlerinle karşılaştın çekinerek ve gördün ve o kocaman korkuyu içlerinde.
Korkuyordun, oynadığın kumarın olası sonuçlarının her biri ayrı ayrı ürpertiyordu tenini. Can düşmüştü içine, kim ne yaparsa yapsın, kim ne derse desin, bildik yolunu izleyecekti artık, kendi yönünü bulacak ve dünyaya gelecekti, geldiğinde de yaşayacaktı. O canın annesi sendin, senin özgür var sayılan iradenin meyvesi olacaktı o bebek. Aslında sen biliyordun sadece iradenin özgür değil esir olduğunu. "Bağımlılığa yatkın bir kişilik yapınız var" demişti psikiyatrisin ziyaretlerinden birinde. "Bir de sınır çizmekte zorlanıyorsunuz, bu iki özellik birleşince sizi fazlasıyla savunmasız hale getiriyor". Öyle sizli bizli konuşan, mesafeli, gözlüklü, soğuk bir adamdı işte psikiyatrist, iletişim kurman mümkün olmamıştı onunla. Bu bebek, ne olursa olsun, sen ne yaparsan yap doğacaktı artık, başka bir yolu seçmek için çok geçti, ondan vazgeçmek için çok geçti. O yüzden bugün, bu otel, bu görüşme, bebeğin hayatını etkileyeceği için , senin için de çok önemliydi.
Sözünde duracak mıydı adam, en azından sana görüşme sözü verdiği bu yer ve bu zamanda karşına çıkacak kadar er olabilecek miydi? "Gel, seninle konuşacak önemli bir şeyimiz var" diye haber vermiştin. Şeyimiz kelimesinin altında minik bir cenin kıvrılmış yatıyordu. Adam da görmüş müydü onu ? Görmesi iyi mi olurdu yoksa bu görüntüden korkup kaçar mıydı bilmiyordun. "Tamam öyleyse, her zamanki buluşma yerimiz, cumartesi saat 4" diye cevap vermişti. Birkaç haftadır eskisi gibi değildi ilişkileri. Adam seni her almaya geldiğinde arabanın ön koltuğunu çiçek bahçesine çevirmiyordu artık. Geceleri sabaha kadar defalarca aramıyordu artık. Gittiği her yeri, güldüğü her şakayı, hayal ettiği her durumu en ince ayrıntısına kadar sana anlatmak için heyecan duymuyordu artık. "Güzel bebeğime günaydın" diye uyandırmıyordu seni, "minik aşkıma tatlı uykular" diye uyutmuyordu. Heyecan bitmişti, adam sıkılıp gitmişti, ama hala hayatının yedek kulübesinde oturtuyordu seni. Bahaneye ihtiyacı yoktu adamın ama sıkıldığını itiraf etmektense, seni korumaya çalıştığını söyleyip avutuyordu. Neden, kimden, nasıl korumak sorularını ise hep cevapsız bırakıyordu.
Tam da bu esnada başlamıştı şikayetlerin, gerginlikler, kendini bir garip hissetmeler, göğsünde ağrı hep bu zamanda girmişti hayatına. Depresyon emareleri bunlar demiştin önce, hayatıma giren her yanlış adamın tek ortak noktası olmaktan bıktım herhalde , yoruldum diye düşünmüştün. Sonra bulantılar gelmişti, her sabah mide bulantısıyla uyanıp öğlene kadar bulantıyla boğuşarak ofistekilere bir şey belli etmemeye çalışarak geçen günlerinde, insanlar kahkaha attıklarında onlara garip garip bakar olmuştun. Nasıl böyle rahat gülebilir bu insanlar, hiç mi dertleri yok, hiç mi endişelenmezler hayat onları yıpratır diye, bu ne gamsızlıktır diye kendi kendine düşünür olmuştun. İlk böcek o zaman girmişti içine, pis, kara, endişe böceği. Benim neyim var, ne olacağım ben, neler gelecek başıma, ne uğruna kim uğruna bu korkular edişeler diye içini yiyen kemiren, seni kusturan böcek.
Uzun süre cesaret edememiştin endişenin gerçekliğini öğrenmeye. Her gece ertesi sabah öğreneceğine yemin edip her sabah kurumuş göz yaşları arasında uyandığında vazgeçtiğin birkaç haftanın içinden geçmiştin. O haftalarla ilgili tek hatırladığın, sabahlara kadar seni kucağına alıp avutan kabuslardı. Hep aynı adam, yüzü olmayan, seni bir dev bir çiçeğin göbeğinde otururken gelip bulan o adam, "neren acıyor canım senin, bakayım" diye yaklaşıp, senin yüzünü çekip alan, onu takıp, karşıdan kendi yüzüne bakmanı sağlayan o adam. Hayır diye bağırmak için ağzını açtığında sesini duymayan adam. Bu kabusların hayatınla ortak noktası burasıydı, göz yaşlarının çıkış noktası burasıydı. Hayır diyemezdin sen hiç, dediğinde de kimse duymazdı.
Sonunda bir sabah cesaretini toplayıp gitmiştin kan aldırmaya, tahlil yapılması için rica ederken tatlı bir hemşireye endişeni bir an için derinin altına itmeyi başarmıştın. Bir tek o an, bir tek o hemşire, senin oraya umutlu ve tatlı bir heyecanla geldiğini düşünürse, bu düşünce sana da dayanma gücü verir belki demiştin."Hamilelik testi yaptıracaktım" demiştin. "Tabii buyurun içeriye oturun, ben şimdi geliyorum" diye gülümsemişti kadın. O koltukta oturduğun ve hiç bir karar vermemiş olduğun o ana geri dönmen mümkün olsa, daha farklı davranır mıydın acaba ?
Cam kapı arkandan kapandı, her şey kapının arkasında kalmış olsa diye düşündün bir an, o kapının arkasında vücudunu saran endişe ağından soyunmuş olsan, korkmadan binsen o sevimsiz asansöre ve çıksan 16.kata, 1601 numaralı odaya girip, dışarıdaki güneş gibi gülümsesen. Sıcak sıcak, mutlu, mutlu. Bu sefer o senden önce gelmiş olmayacaktı, çünkü saat dörde daha çok vardı. Senden önce gelip gül yaprakları serpmiş olmayacaktı halının üstüne, en sevdiğin çikolatayı ve her seferinde değişik bir hayvan şeklinde tüylü oyuncağı yastığının üstüne bırakmış olmayacaktı. "Maymun aldım sana bugün, maymunluk yaptın sen bana bu sabah, o yüzden" dediğinde başlamıştı bu oyun. Her buluşmada farklı bir hayvan, farklı bir sebep ve hikayeyle bırakılıyordu kucağına. Kedi, köpek, fil, domuz, eşek, inek, her türlü hayvanın olmuştu bu bir kaç ayda. Hepsi odasında yerlerde duruyorlardı, çünkü hikayelerinin ağırlığı yere çekiyordu onları. Yüksekte bir yere de koysan, hemen düşüveriyorlardı.
Bugün yeni hayvan olmayacaktı, neredeyse emindin bundan, ne gül yaprağı, ne gül ve hatta ne de kır çiçeği. Bugün kokusuz, tüysüz, hikayesiz, sebepsiz yakın bir geliş olacaktı adamınki.
Henüz farklı bir senaryo düşünmemiştin sen, yani adamın çiçekleri, oyuncakları hikayeleri gibi kendinin de gelmeyeceğini bugün. Bu ihtimal henüz senin aklında da yoktu kanında da. Daha önce hiç yapmamıştı ki böyle bir şey, neden aklına gelsindi. Sözüne sadık olmuştu bugüne kadar, ama o sözler hep hafifti. Bugün söylenecek sözler ağır olacaktı. Belki bu sefer değişebilirdi durum acaba "gel" deyişindeki farklılığı adam da hissetmiş miydi ? Yok canım, nereden bilsindi ki, bugün sorulacak sorunun içinde yeni bir insan taşıdığını. Dünyaya geleceği kesin olan ama nasıl bir hayat yaşayacağı, ve kaderi bugün bu odada yazılacak olan bir insan vardı bu sorunun içinde. Ve senin içinde.
Sen ne hissediyordun aslında ? Şartlardan, durumlardan, hayatın gerektirdiklerinden başka, bu içindeki insanla ilgili ne hissediyordun. Ellerin gayri ihtiyari karnının üstüne gitti bu düşüncelerle. Onu mu korumak istiyordun dış dünyadan, yoksa ona sığınıp korunmaya mı çalışıyordun ? Bilemezsin cevabını ama tek bildiğin ellerini karnına koymanın sana hiç olmadığı kadar iyi, huzurlu, mutlu, umutlu hissettirdiği. Bu dünyada en güvenebileceğin, en sevebileceğin, en mutluluğun doğmamış bebeğindi belki senin. Adam da mutlu olacak mıydı seninle , senin için veya senden kaynaklı ?
Bu sorunun cevabının bir önem taşımaması gerekiyordu. Ama taşıyordu işte. O sahiplenecek olsa bebeği, senin mutluluğun artacak mı azalacak mıydı ? Baba olmayı biliyordu zaten adam, ama sen anne olmayı öğreniyordun. Yeni bir çocuk istemeyecekti belki o ama sen yeni bir hayat istiyordun. Peki ama nasıl, peki ama nerede, peki ama ne şekilde, nasıl yaparım, nasıl açıklarım? Bu sorular bir kez arka arkaya dizilmeye başladı mı kafanda, ellerini karnına koymak ta durdurmuyordu panik halinde yüzüne vuran telaşı.
Yatağa uzandın, biraz dinlensen iyi olacaktı, bu topuklu ayakkabılar da ayağını sıkıyordu zaten, çıkarıp atmalıydın onları biraz. Neyse ki, hamileliğin seni en mutlu eden belirtisi yine görünmeye başlamıştı. Sonsuz bir uyku hali, son aylarda geçirdiğin uykusuz gecelerin üzerini merhemden bir çarşaf gibi örten tatlı uyku, kimi zaman rüyalı-kabuslu, kimi zaman sakin-temiz uyku. Yine hissediyordun yavaş yavaş üzerini örtmeye başladığını aynı serin huzurun, kendini seve seve bırakıyordun uykunun kollarına, nasıl olsa daha çok vardı adamın gelmesine.
Gözlerini açtığında bir an nerede olduğunu hatırlamadın. Hayal meyal seçilen minik spotlarla dolu tavan yabancıydı, içinde yattığın bu kocaman yatak yabancı. Karanlıktı etraf o halde gece miydi, uykuya daldığında ne düşünüyordun, neden uyandığında ellerin sıkıca karnına kenetlenmişti, hiç birini hatırlamıyordun. Yatağın başucundaki zarif siyah komodinin üzerinde duran ışıklı saate baktın, 23:59 idi saat, ama hangi günde ve nerede olduğuna dair bir ip ucu hala yoktu. İlk bebeği hatırladın, aynı anda da ellerinin neden karnında olduğunu. Büyük bir mutlulukla doldu için hatırlar hatırlamaz, kimsenin senden alamayacağı, tamamen ve sadece sana ait olan o minik şeyi. O anda neden burada olduğunu hatırladın, bebeğin babasıyla buluşmaya gelmiştin. ona söyleyecektin, hamile olduğunu. Söylerken bir soru da soracak mıydın, bir cevap bekliyor muydun, bunu artık bilmiyordun. Saat dörtte gelmeliydi adam. Sekiz saat önce gelmiş olmalıydı. Telefonunu bulup baktın. Bir cevapsız arama vardı. O mu aramıştı ? Hayır, annen, özellikle son günlerde sık sık merak ediyor, arıyordu seni. Sen de her zaman olduğundan daha anlayışlı daha hoşgörülüydün ona karşı. Anlıyordun artık onu, ilk defa ve tam olarak anlıyordun.
Adam aramamıştı, resepsiyonu arayıp mesaj var mı diye sordun, yoktu.
Daha sen bile anlayamadan ne istediğini, adam anlamıştı da ondan mı gelmemişti ? Sen sadece iki kişilik bir dünya istiyordun, uyandığından beri kesin ve keskindi bu isteğin. Sadece bebeğin ve sen. Kimseyle paylaşılmayacak , anlatılmayacak, anlaşılmayacak bir dünya. Bunu senden önce hisseden o üstün adam da gelmemiş ve bu dünyaya müdahil olmamıştı işte. Sevindin çok, sevdin adamı, içinden kocaman bir teşekkür öpücüğü göndererek ona, çantanı aldın, buradan çıkacaktın.
Evine vardığında hala gülümsüyordun, ne mutlu ne mutlu olduğunu düşünüyordun. Anneannen uyuyordu, ev taze pişmiş çörek kokuyordu, senin ellerin bebek kokuyordu.
Mutlu bir şekilde uyandığın uykuna devam etmek isteyerek yatağına yattın, her şeyi çözen bu sihirli uykunun ve bu güzel uyanışın sırrına vakıf olmak istercesine gözlerini kapattığında Tanrıları hayal ettin. Hayalinin sedatif etkisi gözlerinin önüne karla kaplanmış nefis bir orman manzarası getirdi, ağaçların dallarının kar beyazlığıyla boyanmış resmine bakarak uyuya kaldın.
Bir yerlerde o şarkı çalıyordu, beyninin gerisinden mi, karşı dairenin açık penceresinden mi geliyordu kulaklarına ? "Solgun efendim, ayılttınız hayattan beni, yalnız bir kızdım, öksüz yıldızdım. Çarpıp gittiniz, hala aralık kapım karanlığa". Ne kadar güzel bir şarkı, ne güzel ses, ne güzel sözler diye düşündün sen. Bugün her uykudan gülümseyerek uyanıyordun, alışkanlık olmuştu. Birkaç saniye daha sürdü telefonun çaldığını anlaman, tabii ya o aradığında bu şarkı çalardı telefonda. Bazen hiç açmak istemez, hep ama hep şarkıyı dinlemek isterdin. Bu sefer açman gerektiğini hissettin, kim bilir saat kaçtı ve kim bilir kaçıncı kez çalıyordu o telefon.
Saate baktın onun adıyla yanıp sönen telefonun ekranında; sabaha karşı dört buçuktu. Açmalıydın o telefonu, evet ama elin neden gitmiyordu bir türlü, nasıl bu kadar uzamıştı elinin mesafesi baş ucunda duran telefona ?
Sonunda dayanamayıp açtın, hep öyle olurdu zaten, kıyamazdın ona, sesini duyamama cezası vermeye çalışırdın ama hiç beceremezdin. O ilk zamanlar, sana her gün " sesini özledim bebeğim" diyen o adama.
"Geldim bebeğim, kapının önündeyim, hala beni bekliyor olman umuduyla önce otele gittim ama orada bulamayınca seni buraya geldim. Özür dilerim, geç kaldım ama açıkladığımda bana hak vereceksin" diyordu karşıdaki ses. Sen gedimden sonrasını duyamamış anlayamamış olsan da buna benzer bir şeyler söyleyecekti emindin. "E hadi gel aşağıya, hadi gidip beraber güneşin doğuşunu izleyelim, çamlıca tepesine çıkan o yokuşun başında, sen çok seversin orayı, hem çok merak ediyorum bana ne söyleyeceğini, hadi in." Fark ediyordun senin de bir şeyler söylemen gerekiyordu. Ama ses çıkmıyordu boğazından. "Orada mısın bebeğim, bir şey söylesene, aşağı inmek için hazırlanmaya mı başladın yoksa?" Geldim diyorum sana.
En sonunda konuşabildiğinde, sadece güçsüz bir hayır çıktı boğazından. Hayır mı neye hayır, anlamadım ? Hayır, sen gelmedin, hayır ben aşağı inmiyorum, hayır artık sana söyleyecek bir şeyim yok. Sen bana hiç "neren acıyor" diye sormadın. Hiç çağırdığımda gelmedin, ben sana her çağırdığında koşmaktan yoruldum, güçsüzüm artık, aşağı inecek gücüm kalmadı. Seni aslında bana hiç gelmediğine inandıracak gücüm yok, hayır, git.