Bir pazar öğleden sonrası. Hava buzzz. Evdeyim. Tüm hafta sonu öyleydim. Bir saat kadar önce, tek özlemini çektiğim şey, dışarı çıkıp biraz içki eşliğinde muhabbet etmekti. Hoş insanların geldiği bir yerde-ki gözüm gönlüm açılsın- belki barın başına tüneyip, tanıdık/tanımadık birileriyle eğlenceli cümleler kurmaktı karşılıklı. Ama sonra, sohbet seçeneklerine baktım, ve de mekan seçeneklerine, hesap ettim, bu soğuk havada, bu istek için ne kadar uzağa gitmeyi göze alabilirim diye, fazla uzak geldi, bulunmayı isteyeceğim ortamlara sahip mekanlar! Kendime bir kadeh kırmızı şarap koydum (güzel bir kadeh ve bir de karaf almam gerektiği düştü aklıma) bir de peynir tabağı hazırladım. İki dilim ekmek kızarttım ve "hangi cafede, kızartma aparatından yeni çıkmış nar gibi ekmeği peynir tabağının yanına koyup getirirler ki" diye düşünerek oturdum ve yazmaya başladım. Aşkın 500 günü isimli- denilene göre sevimli- romantik komediye gitsem mi gitmesem mi diye düşündüm, bir aşk romanı okusam mı okumasam mı diye düşündüm. Ben bir roman yazabilir miyim diye düşündüm. Okumaktan çok zevk aldığım kitaplar gibi bir kitap yazabilir miyim diye düşündüm. Kendim için nasıl bir hayat istiyorum acaba diye düşündüm. Sürekli yaşadığım kaygılardan nasıl arınabilirim diye düşündüm. Nereye vardım ? Bilemiyorum. Umutlu, gülümseme dolu bir düzlük hayal ettim, oraya varmış olduğumu düşünürsem, oldurabilir miyim diye denemeler yaptım. Televizyonda duyduğum bir laf; "elime bir silgi aldım, bana yapılan tüm yanlışları sildim" aklıma takıldı. Böyle bir şeyi söylemek, tam da o yanlışların hepsinin her an hatırlanmakta olduğunu düşündürmez mi insana ? Yok, öyle değil de, bu insan gerçekten kuş gibi hafiflediyse de ben fesatlık ediyorsam ne olur diye düşündüm.
İkinci kadeh şarabı doldurmaya giderken, ilk romanımın bir pazar öğleden sonrasında , soğuk bir sonbahar günü, evinde oturan, güzel saçlı, güzel makyajlı bir kadın üzerine bir pasajla başlamalı diye düşündüm...

